1- Ego’nun Sessiz Oyunu: Haklı Olma İhtiyacı
İnsan, haklı çıkma arzusunu çoğu zaman “adalet duygusu” sanır. Oysa bu, Jung’un deyimiyle gölgesini fark etmeyen benliğin oyunudur. Haklı olmak, egonun en rafine hazlarından biridir; çünkü kişi, kendi benliğini evrenin merkezine koyar ve “Ben dünyayı doğru görüyorum” der.
Bu arzunun kökeninde, varoluşsal güvensizlik yatar. Sartre’ın söylediği gibi, insan sürekli kendini kanıtlama çabasındadır çünkü özü, eylemleriyle şekillenir. “Haklıyım” demek, “varım” demenin bir başka biçimidir.
Ama ne yazık ki, bu ispat çabası, sevgiyi yok eder. Çünkü haklılık, diyalogun değil, monoloğun dilidir. Dinlemeyi değil, üstün gelmeyi ister. Ve insan, haklı çıktıkça biraz daha yalnızlaşır.
2- Aşkın Gölgesinde: Bağımlılık ve Ruhsal Erozyon
Bazı ilişkiler insanı büyütür, bazıları ise kendi gölgesine hapseder. Ruh sağlığımızı bozan kişiyi “hayatımızın aşkı” zannetmemizin nedeni, Fromm’un tanımıyla sahip olmaya dayalı sevgi anlayışıdır.
Gerçek sevgi, bir varoluş biçimidir; sahiplenmek değil, birlikte var olabilmektir. Ama biz çoğu zaman sevmeyi değil, sahip olmayı öğreniriz. Bu da, kişiyi bir nesneye dönüştürür.
Kendini değersiz hisseden insan, aşkı bir kurtuluş biçimi olarak yaşar. Bu yüzden zarar gördüğü ilişkiye bile tutunur — çünkü orada en azından bir “ben” vardır. Fakat o “ben”, sevgiyle değil korkuyla tanımlanır. Jung’un dediği gibi: “Kendini tanımayan insan, kaderini ilişkilerinde yaşar.
3- Haklı Olmak ile Sevmek Arasındaki Görünmez Çatışma
Bir ilişki iki ruhun birleşmesi değil, iki aynanın birbirine tutulmasıdır. Herkes kendi yansımasını görür. “Sen beni anlamıyorsun” diyen biri, çoğu zaman kendini bile anlamıyordur.
Haklı çıkmak isteyen insan, aslında görülmek ister; aşkı ise bu görülmeyi vaat eden en güçlü illüzyondur. Ancak bir noktadan sonra ilişki, iki egonun çatışmasına dönüşür: biri haklı olmak ister, diğeri affedilmek.
Ve bu savaşta sevgi kaybeder. Çünkü sevgi, kendi haklılığını değil, karşısındakinin varlığını onurlandırır. Haklı çıkmak, anı kurtarır; anlamı yok eder.
4- Gerçeği Sevmek: Aşkın Olgun Hali
Gerçek sevgi, karşındakini değil, gerçeği sevmekle başlar. Bu da, kendi yanılgını kabul etme cesareti gerektirir.
Ruh sağlığını bozan kişi, hayatının aşkı değildir; çünkü aşk iyileştirir, tüketmez. Aşk büyütür, küçültmez. Ve bazen, en derin sevgi, gitmeyi seçmektir.
Haklı olmanın getirdiği kısa süreli tatmin yerine, ruhsal bütünlüğü korumak olgun bir varoluşun göstergesidir. Sartre’ın “özgürlük mahkûmiyeti” dediği şey de budur: insan, her durumda seçmek zorundadır. Ve bazen en özgür seçim, hiçbir savaşı sürdürmemektir.
Son Söz: Haklı Değil, Huzurlu Olmak
Kendini tanıyan insan, artık haklı çıkmak istemez; çünkü bilir ki, her haklılık bir savunmadır, her savunma bir korkunun perdesidir.
Ve insan, gerçekten sevmeye başladığında artık haklı olma ihtiyacını değil, huzuru seçer.
Belki de en büyük olgunluk, “Haklı olsam da, artık gerek yok” diyebilme gücüdür.


