Terapi odasında sık sık şu cümle dolaşır: “Artık farkındayım.”
Fakat o cümlenin içinde, çoğu zaman görünmeyen başka bir cümle daha vardır: “Ve yine de kıpırdayamıyorum.”
İşte asıl sorunsal da tam burada başlamaz mı?
Farkındalık, modern psikolojinin en kutsallaştırılmış kavramlarından biri haline geldi. Sanki bir şeyin farkına varmak, onu dönüştürmek için yeterliymiş gibi… Oysa insan zihni, bilmek ve yapmak arasındaki o uçurumu acı bir ironiyle her gün yeniden üretir. Belki de en esrarengiz varlık özelliğimiz budur: Bizi inciten şeyi görebilir, hatta adlandırabiliriz ama yine de ona tutunuruz.
Çünkü bazı yaralar bilgiyle değil, zamanla, temasla ve bazen de yas ile iyileşir.
Farkındalık, çoğu zaman savunmanın yeni bir biçimine dönüşür. Kişi artık kendini analiz eder, nedenlerini sıralar, çocukluğuna iner, ebeveyn ilişkilerini çözümlemeye başlar. Fakat bütün bu bilme hali, tuhaf bir biçimde onu hayattan uzaklaştıran yeni bir sığınak olabilir. Zihnin ince ve kurnaz savunması: “Gözlemliyorsam, değişmek zorunda değilim.”
İnsan, acıya yalnızca katlanmaz bazen onu tanıdığı için sever. Travma, paradoksal bir şekilde bir aidiyet yaratır. Kişi acısıyla özdeşleşir; o acı, kimliğinin bir parçası haline gelir. Bu nedenle kabul fikri romantize edildiği kadar masum değildir. Çünkü gerçekten kabul ettiğin an, eski bir benliğe veda etmek zorunda kalırsın. Ve her veda, küçük bir ölümdür.
Bu noktada çoğu teori şunu söyler: “Artık eyleme geçme zamanı.” Oysa kim, kendi içindeki mezarlıkta yürürken rahatça ilerleyebilir?
Eylem, yalnızca davranışsal bir karar değildir. Eylem, kimliksel bir başkaldırıdır. Kişi çoğu zaman şunu fark eder: Eğer değişirsem, artık “ben” dediğim şey olmayacağım. Ve bu, özgürlük kadar ürkütücü bir ihtimaldir.
Bilinçdışı, tam da burada devreye girer. Seni aşağı çeken bir ilişki, acı veren bir düşünce, bitmeyen bir iç eleştiri… Bunlar sadece sorunlar değildir; bazen tek bildiğin dil, tek tanıdık ev, tek güvenli karanlık olabilirler. İnsan için tanıdık olan, iyi olandan daha ikna edicidir.
Belki de bu yüzden terapi süreci çoğu zaman bir döngü değil; bir spiral gibidir. Aynı yere geri dönüyor gibi görünürsün ama aslında her seferinde biraz daha derinden bakarsın. Bazen ilerleme, ilerlemek değil; durup kalabilme cesaretidir. Çünkü kaçmadan, bastırmadan, çözmeye çalışmadan, sadece “orada” kalabilmek de bir eylemdir.
Ve kimse bunun adını koymaz.
Bir başka gerçek ise şudur: Bazı insanlar iyileşmek istemez, fakat acısız olmak ister. Ve bu ikisi, aynı şey değildir. İyileşmek sorumluluk gerektirir. Sınır çizmek, hayır demek, yalnız kalmak, yeniden doğmak… Bunların her biri bir bedel ister. Zihin ise bedeli değil, yalnızca kaybı görür.
Bu nedenle kişi, farkındalıkla donanmış, kabulü dillendirmiş ama hâlâ aynı hayatı yaşayan biri haline gelebilir. Ve bu bir başarısızlık değil, bir ara duraktır. Belki de ruhun, koşullarla değil; zamanla anlaşan bir doğası vardır.
Sonuçta terapi, sihirli bir dönüşüm sistemi değildir. Daha çok, insanın kendi iç karanlığında bir ışığı nasıl taşıyacağını öğrenmesidir. Bazen o ışık yolu göstermez, sadece orada olduğunu hatırlatır.
Ve bu, çoğu zaman, yeterince devrimcidir.


